Geçmiş, geleceğin önüne geçerse zayıflatır, çok arkasında durursa yalnızlaştırır, eşit giderse güçlendirirmiş. Tek bir cümlenin beyinde dönüp dönüp kendini paragraf sanması ne garip. Oysaki sadece bir sonu var. Döndükçe kelimeler cümle, virgüller nokta sanıyor kendini. Yazık ki, kandırabiliyordu beni de genelde.
Bu sefer değil. Bu sefer...
Beklemedim biramın sonunu, uzaklaştım her gecemi sabaha katan bardan. Özlemişim ay ışığının yolumu aydınlatmasını. Güneşe nazaran daha loş daha bi güzel. Mi? Kestiremiyorum tam, neyse. İşine yetişmeye çalışan insanlara kıpkırmızı, yarı sarhoş gözlerle bakmak yerine, ıssızlığın keyfini çıkarıyordum.
Sokağı geceden biraz olsun kurtarması için dizilmiş lambalara bakarken salak salak uçuşan böcekleri farkettim. Bi adını öğrenemedim şunların kaç yazdır.
"Işık böceği"? I ıh olmadı.
"Lamba böceği"? Humm güzelleştirilebilinir:
"Sokak lambası böceği". Aa oldu yahu. Eski bir varlığa yeni bir ad koymak hoşuma gitti. Gülümsedim. Yıllar o kadar ilerlemişti ki hatırlamıyorum en son yeni bir şey yaptığım zamanı. Çoktandır:
Zayıflıyorum.
Yoluma devam ederken böcekler aklımdaydı. Geçmişlerini hatırlıyorlar mı? Yaptıkları hataları hatırlayıp dikkat ediyorlar mı, kaybettiklerini unutabiliyorlar mı? Gerçeğe dönünce farkettim ki tek kaybettiği şey yumurtadan çıkmasını sağlayan böcek, öğrendiği de sadece "ışığa çok yaklaşma!". Diğer "sokak lambası böcekleriyle" de tek muhabbeti "lan olum geçen bi ışık gördüm na bu kadar, şimdi gösteremiyorum da sen anla" olacaktır herhalde. Bu kadar basit yaşamak mı? Yok yahu yaşadığım şekli güzel. Böyle düşünüyorum ama... Ama aynı anda:
Zayıflıyorum.
Asfalt arkamdan gelirken; keşke, barda, o birayı bitirip yenisini isteseydim gibi bi düşünce aklımı aldı. Paragraf olmaya bir saniye kala yıktım o zehir cümleyi. Bu hepsinden farklı bir geceydi. En azından ben öyle umuyordum. Üç senede üçer üçer yaşlanmak ne kötüymüş yahu, 29 şubatta doğsaymışım keşke; dört senede bir yaş, mis. Neyse, işte bu yüzden farklı olmalıydı o gece, artık günler yıllara teker teker karışmalıydı. Üç fazla. Üçler katlandıkça daha çok...
Zayıflıyorum.
Evin ters tarafında olduğum için -mekandaki tek barı en uzağa yapmak zorundalardı- üşendim. Yazla beraber gelen sesi de çekesim yok. Merkeze girişte solda kalan sahilin ışıklarını görünce zaten ev fikrinden vazgeçtim. İlerleyip girdim sahile. Biraz tedirgin bakındım zira jandarma karakolu çok yakındı. Ama? Ben, her biramla geldiğimde yanımda bitiveren jandarlamaların ayak izlerini görmüyorum? Lan?. Sırıtışım daha gebeş olmamıştı herhalde hiç. Bu gece o gece değil dedim kendi kendime, şeytanı kucakladım. Koşa koşa ilk açık büfeden bi efes kaptım. Sahile vardığımda soluklarımın hızı beni bile korkuttu ama önemli değil. Birayı bi çırpıda açıp ağzıma götürdüm. O anda isteğim sadece birayı içmekti ama ben istemeden yüzüm denize döndü, gözlerim gördü.
Öylesine bir silüet. Garip hareket ediyor.
Biramı sahilin ufak çakıllı zeminine saplayıp ilerledim. Yaklaştıkça hatları belirginleşti, erkek değildi. Daha da yaklaşınca garip hareketlerin "taş kaydırma" olduğunu anladım. Beni farketmeyeceğini düşündüğüm uzaklıktan seyretmeye başladım. Hep üç sektiriyordu, sonra üfleyip yeni bir yassı taş arıyordu. Biramın ısınmasına ramak kalınca uyandım ufak tiyatromdan, yere baktım. Yassı taşlar ışıkta daha çok parlar, hemen farkettim. Pürüssüzdü. Avına atlayan kaplan gibi atıldım taşa. Yanına sırtlan gibi tırsak ilerleyip -sürüde değildim- durdum. Yavaş yavaş döndü, beklediğimden de yavaş. Gülümsedi. Ben de gülümseyip taşı uzattım.
"Sen at" dedi.
Durdum bir an... Hiç de beceremem ki. Neyse artık napalım. Gülümsememi korurken başımla onayladım. Profosyonel taş sektiricileri gibi pozisyon aldım - yani böyle bi spor olsa güzel olurdu -.
Fırlattım.
Bir... İki... Üç...
Dört...
Ben bu kadar çok sektiğine şaşırırken o çoktan bana dönmüştü.
"Kazandık"
Dönüp gitti, anlamadım. Veya anlamamıştım o an. Ben de yürümeye başladım birama doğru düşünerek ama neyse önemli değil. Vardığımda elimle kontrol ettim soğukluğunu arpanın, soğuktu.
Oturup bağdaş kurdum, denize baktım. Dalgalar mı diyim, yakamoz mu diyim, sesler mi diyim bilmediğim bir şey yüzünden anladım işte.
Birayı yerçekimine atar yaparak kaldırmak yerine taşlara daha çok gömdüm. Yaptığım harekete ben bile şaşırsam da bu benim yeni bulduğum bir adaya gömdüğüm bayraktı. Ertesi gün kimse içilmemiş biranın neden orda olduğunu anlamayacaktı ama o benim bayrağımdı. Bu benim keşfettiğim bir adaya diktiğim bayraktı. Amerikayı bulsam bu kadar mutlu olmazdım, humm tabi olmazdım da...
Bu benim yeni adamdı. Bu yeni bir adamdı. Gülümsedim tekrar.
Bu gece o gece.
Yanımda duran bira ısınadursun kollarımı kendime yastık yaparak ensemin hemen üstüne yerleştirdim. Tepeye bakarken huzur benimdi yıllardan sonra.
Zayıflamıyordum artık ama güçleniyor muydum? Humm bu konu o an için önemsizdi.
Yıldızları bu kadar parlak görmemiştim daha önce, ama, daha önemlisi kafamı biraz eğince ilk defa gördüğüm bir şeyle karşılaştım:
Sokak lambası böcekleri.
27 Eylül 2008 Cumartesi
8 Eylül 2008 Pazartesi
Böyledir Rakı
Kurtarırsın devleti. yahu aslında devletten önce kendi fikirlerini kurtarırsın. "Bak benim düşüncem bu, ben buna inanıyorum" dır rakı masasında anlatmaya çalıştıkların. Ne sen onun tabularını kırabileceksindir, ne de o senin el değmez düşüncelerine değebilecektir. Böyledir rakı.
Doldururken rakıyı bardağa bir kızdır o belki dolan veya üzüntüsüdür birinin gidişinin, oo belki hiçliktir, belki de sadece sensindir. İçecek olan belli değil mi zaten? Neye içiyorsan iç. ikinci dubleden sonra yüzün gülecek, altıdan sonra neye içtiğini hatırlamayacaksın. Böyledir rakı.
Suyu koyduktan sonra beyazdır rakı. Bembeyaz. Tüm derletini iteler, beyazını gösterir sana, buz da beyazı yarmaya çalışır her seferinde ama nafile.. Böyledir rakı.
Bazen de mutluluktur saydamı beyaza çeviren. Arkadaşlarınla bi ev boşluğunda içmendir en güzeli. Dansedersiniz "yok abi ben dinlemem" dediğin şarkılarda. Her bi yeni dublede tokuşturmanızdır zevki onun. Kesin birisininki biraz dökülür masaya da neyse ki gazetelerden yaptığın yarın atılacak örtü vardır. Takmazsın. Aslında sabah olunca takacaksındır da. Neyse işte böyledir rakı.
Dost gelir bazen eve, elde bi siyah torba: İçelim der, ki torbadaki rakıdır anlarsın. Kız arkadaşından ayrılmıştır büyük ihtimalle. Üçüncü dublede ağlayacaktır çalan müziğin de etkisiyle. Bilirsin ama üzülmeyi göze alırsın. Rakı içmese ağlamayacağını sezersin ama yine de içersin. İlk iki duble konuşursunuz havadan sudan, gülersiniz. Üçüncü-malum- duble başları da fena değildir fakat ortasına gelince... O ağlar senin gözlerin dolar. İnsanın kalkanlarını indirir, ketumu konuşturur. Böyledir rakı.
En kötüsü hiç bi neden yokken içersen rakıyı, seviyorsundur. Böyledir şerefsiz.
Doldururken rakıyı bardağa bir kızdır o belki dolan veya üzüntüsüdür birinin gidişinin, oo belki hiçliktir, belki de sadece sensindir. İçecek olan belli değil mi zaten? Neye içiyorsan iç. ikinci dubleden sonra yüzün gülecek, altıdan sonra neye içtiğini hatırlamayacaksın. Böyledir rakı.
Suyu koyduktan sonra beyazdır rakı. Bembeyaz. Tüm derletini iteler, beyazını gösterir sana, buz da beyazı yarmaya çalışır her seferinde ama nafile.. Böyledir rakı.
Bazen de mutluluktur saydamı beyaza çeviren. Arkadaşlarınla bi ev boşluğunda içmendir en güzeli. Dansedersiniz "yok abi ben dinlemem" dediğin şarkılarda. Her bi yeni dublede tokuşturmanızdır zevki onun. Kesin birisininki biraz dökülür masaya da neyse ki gazetelerden yaptığın yarın atılacak örtü vardır. Takmazsın. Aslında sabah olunca takacaksındır da. Neyse işte böyledir rakı.
Dost gelir bazen eve, elde bi siyah torba: İçelim der, ki torbadaki rakıdır anlarsın. Kız arkadaşından ayrılmıştır büyük ihtimalle. Üçüncü dublede ağlayacaktır çalan müziğin de etkisiyle. Bilirsin ama üzülmeyi göze alırsın. Rakı içmese ağlamayacağını sezersin ama yine de içersin. İlk iki duble konuşursunuz havadan sudan, gülersiniz. Üçüncü-malum- duble başları da fena değildir fakat ortasına gelince... O ağlar senin gözlerin dolar. İnsanın kalkanlarını indirir, ketumu konuşturur. Böyledir rakı.
En kötüsü hiç bi neden yokken içersen rakıyı, seviyorsundur. Böyledir şerefsiz.
2 Eylül 2008 Salı
Tepe
Kafamdan geçen o gerçekleşmeyecek filmler hazırladı aslında sonumu... Suçlusu bendim.
Başından anlatayım en iyisi:
Duvarların ardındaki cezbeden, cıvıl cıvıl dünya yoktu kışın buralarda ama çıkmak istedim dışarı. Evde olmanın verdiği güveni boş vererek ceketimi aldım koltuktan sabaha karşı üşürsem kazağımı örterim diye. Bir yere yetişecekmişim gibi hızlıca giydim ayakkabılarımı -neyden kaçıyorsam-. Sağ ayağımdaki ayakkabımın bağcığının bol olmasına aldırmadan çıktım evden.
Yazları cıvıl ve alkollü, kışları sessiz ve efkarlı geçen bir tatil kasabasında oturduğum için vasıta mevcut değildi bu saatte. Siteyi çevreleyen yolda elimden geldiğince toza banmadan anayola çıkmaya çalıştım.
Evim diyebileceğim kavramın bu kadar iki yüzlü bi mekanda somutlaşması üzdü beni hep. Yazın, uyutmazdı çocukların gece hırsız polis oynarken bağrışmaları, kışın da o sert sessizlik dürterdi uykumu. Hava 30 derecenin altına düşmezken bir dakika boş kalmayan havuz, kışın kurbağa larvalarını ağırlardı. Sperm misali larvalar mı iyi hırsız polis mi bilemiyorum.
Neyse belki o yüzden çıktım dışarı mevsim beyaz olduğundan.
Anayola çıkınca otostop umuduyla arkama baktım ama herhangi bir far göremedim. Merkez çok da uzak değildi, yürüdüm. Emekli mezarlığını geçtim. Buraya gömülmek isteyenlerin hepsi yaşayacağını yaşamış dedeler olduğu için adı öyle kalmıştı. Hiç korkmadan geçtim mezarlığı, çünkü huzur hakimdi. Kimse korkmazdı ki buradan.
Merkezin ışıklarını görünce susamıştım biraz. Girişte 24 saat açık bi büfe vardı, ilerledim. Biraz değil aşırı susamış olacam ki, adımlarımın hızına yenik düştüm. Sağolsun kaldırımdaki, minik ağacı düz tutmak için konulan inşaat demiri cilaladı düşüşümü. Kalktım hemen etrafımda kimse olmasa bile. Yürümeye başladım sanki iki saniye önce yığılan ben değilmişim gibi kolumdaki ıslaklığı hissedene kadar. Gömleğimi kıvırdığımda inşaat demirinin selamını gördüm. Büfeye daha hızlı ama daha dikkatli adımlarla vardım.
"Bi selpak bi de su alabilir miyim?" hiç bir şey olmamış gibi.
Gecenin o saatinde adam istediği kadar kar getirmeyecek isteklerim yüzünden yüzünü buruşturduysa da pansumanımla benzinime sahip olmuştum. Hemen selpağa saldırınca 2 tanesi yere düştü ama diğerleriyle kanımı uhu olarak kullanıp yarayı sindirdim. Gömleğimi kapatıp yola devam edecektim ki durdum.
"Bi tane de bira."
Sonra devam ettim büfecinin -yaramında etkisi olan- biraz tatmin olmuş yüz ifadesini geride bırakıp. Çok az insanın -belki de hiç- bildiği tepeme doğru ayarladım adımlarımı. Öyle bi tepe ki; antik kaleyi, münir abiyi, dolunay varsa yakamozu, dikkatli bakarsan buzlu badem satanları görebilirdin.
Of o yokuşu unutmuşum, çok yoruldum çıkarken. Nefes nefese kaldım ama tepemdeyim. Tek bi ışık yok, nerdeyse durgun deniz yıldızlara ayna olacak. Biramı açtım çakmağımla.
Çok karanlık olduğunu o zaman farkettim işte Foça'nın. Düşmeye başladım ki uçurumla alakam yoktu. Kale, karşıdaki balıkçılar, yıldızlar kayboldu teker teker, işte o zaman neyden kaçtığımı anladım.
Hep arasında durduğum o dört duvarmış meğer o kapıdan geçişimi, giydiğim ceketi, hırsızı polisi, kanı mendili, birayı büfeyi hissettiren, kırıntısıymış sağ kalan anılarımın.
Foça çok eskidenmiş.
Hatırladıklarımdan çok uzakta, istemediğim bi yerde, istenmeyecek bir zamanda, anlamayacakları bi durumda boynum acıyor, ip yumakları boğazımı gıdıklıyormuş, kolum yerine boynum acıyormuş. Yuvarlandığım uçurum da aslında bir tabure yüksekliğindeymiş. Yere çok yakınmışım uçacakken.
Virgül hep varmış da, nokta böyle girmiş hayatıma.
Başından anlatayım en iyisi:
Duvarların ardındaki cezbeden, cıvıl cıvıl dünya yoktu kışın buralarda ama çıkmak istedim dışarı. Evde olmanın verdiği güveni boş vererek ceketimi aldım koltuktan sabaha karşı üşürsem kazağımı örterim diye. Bir yere yetişecekmişim gibi hızlıca giydim ayakkabılarımı -neyden kaçıyorsam-. Sağ ayağımdaki ayakkabımın bağcığının bol olmasına aldırmadan çıktım evden.
Yazları cıvıl ve alkollü, kışları sessiz ve efkarlı geçen bir tatil kasabasında oturduğum için vasıta mevcut değildi bu saatte. Siteyi çevreleyen yolda elimden geldiğince toza banmadan anayola çıkmaya çalıştım.
Evim diyebileceğim kavramın bu kadar iki yüzlü bi mekanda somutlaşması üzdü beni hep. Yazın, uyutmazdı çocukların gece hırsız polis oynarken bağrışmaları, kışın da o sert sessizlik dürterdi uykumu. Hava 30 derecenin altına düşmezken bir dakika boş kalmayan havuz, kışın kurbağa larvalarını ağırlardı. Sperm misali larvalar mı iyi hırsız polis mi bilemiyorum.
Neyse belki o yüzden çıktım dışarı mevsim beyaz olduğundan.
Anayola çıkınca otostop umuduyla arkama baktım ama herhangi bir far göremedim. Merkez çok da uzak değildi, yürüdüm. Emekli mezarlığını geçtim. Buraya gömülmek isteyenlerin hepsi yaşayacağını yaşamış dedeler olduğu için adı öyle kalmıştı. Hiç korkmadan geçtim mezarlığı, çünkü huzur hakimdi. Kimse korkmazdı ki buradan.
Merkezin ışıklarını görünce susamıştım biraz. Girişte 24 saat açık bi büfe vardı, ilerledim. Biraz değil aşırı susamış olacam ki, adımlarımın hızına yenik düştüm. Sağolsun kaldırımdaki, minik ağacı düz tutmak için konulan inşaat demiri cilaladı düşüşümü. Kalktım hemen etrafımda kimse olmasa bile. Yürümeye başladım sanki iki saniye önce yığılan ben değilmişim gibi kolumdaki ıslaklığı hissedene kadar. Gömleğimi kıvırdığımda inşaat demirinin selamını gördüm. Büfeye daha hızlı ama daha dikkatli adımlarla vardım.
"Bi selpak bi de su alabilir miyim?" hiç bir şey olmamış gibi.
Gecenin o saatinde adam istediği kadar kar getirmeyecek isteklerim yüzünden yüzünü buruşturduysa da pansumanımla benzinime sahip olmuştum. Hemen selpağa saldırınca 2 tanesi yere düştü ama diğerleriyle kanımı uhu olarak kullanıp yarayı sindirdim. Gömleğimi kapatıp yola devam edecektim ki durdum.
"Bi tane de bira."
Sonra devam ettim büfecinin -yaramında etkisi olan- biraz tatmin olmuş yüz ifadesini geride bırakıp. Çok az insanın -belki de hiç- bildiği tepeme doğru ayarladım adımlarımı. Öyle bi tepe ki; antik kaleyi, münir abiyi, dolunay varsa yakamozu, dikkatli bakarsan buzlu badem satanları görebilirdin.
Of o yokuşu unutmuşum, çok yoruldum çıkarken. Nefes nefese kaldım ama tepemdeyim. Tek bi ışık yok, nerdeyse durgun deniz yıldızlara ayna olacak. Biramı açtım çakmağımla.
Çok karanlık olduğunu o zaman farkettim işte Foça'nın. Düşmeye başladım ki uçurumla alakam yoktu. Kale, karşıdaki balıkçılar, yıldızlar kayboldu teker teker, işte o zaman neyden kaçtığımı anladım.
Hep arasında durduğum o dört duvarmış meğer o kapıdan geçişimi, giydiğim ceketi, hırsızı polisi, kanı mendili, birayı büfeyi hissettiren, kırıntısıymış sağ kalan anılarımın.
Foça çok eskidenmiş.
Hatırladıklarımdan çok uzakta, istemediğim bi yerde, istenmeyecek bir zamanda, anlamayacakları bi durumda boynum acıyor, ip yumakları boğazımı gıdıklıyormuş, kolum yerine boynum acıyormuş. Yuvarlandığım uçurum da aslında bir tabure yüksekliğindeymiş. Yere çok yakınmışım uçacakken.
Virgül hep varmış da, nokta böyle girmiş hayatıma.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)