Bu kendime yazdığım bir şey olacak ama sırf kendime saklamayacağım.
Sen gittiğinden beri hiç bir şey hissedemiyorum. Evet bazen üzülüyorum deli gibi, bazen de mutluluk iliğime kadar güldürüyor beni ama demek istediğim o değil.
Yaşamak seninle çok güzeldi ama öyle bir büyütmüşüm ki seni gözümde; gerçeği öğrenince çöktü tüm yarattığım kahraman bir anda. Güvenemedim kimseye senden sonra, ağlayamadım alkol içmeden.
Ha ağladım aslında, ilk duyduğumda gittiğini, ağladım, çünkü hiç beklemiyordum. Aslında bir kereden çok daha fazla ağladım tamam itiraf ediyorum. Yattığımda bazen uyumadan bazen de rüyamda ağladım. Biliyorum sana söz verdiğimi: "bir daha ağlamayacaktık". Tamam bozdum sözümüzü ama sen bozmadın mı? Sen de ağlamadın mı gittikten sonra, sen de bağırmadın mı kimsenin duymayacağından emin olunca, sen de küfür etmedin mi yaşananlara? Sen de çaresiz kalmadın mı ara ara?
Şair yanlış demiş yahu, onun gerçeği: sen gittin ya; kimse sana benzemiyor artık. Humm aslında rakı belki biraz. Şakayı sktir et, aramızı yumuşatmak için yaptım eskiden olduğu gibi ama hadiseye dönersek; doldurabileceğim bi boşluk değildin, yaşanacak o kadar şeyimiz vardı ki seninle; dolduramadan gittin. Seninle tartışmak istediğim o kadar film, o kadar kitap, o kadar maç, o kadar kız, o kadar rakı, o kadar yol, o kadar... o kadar her şey var ki. Ama onları aştım ben, benim derdim; öyle bir zaman geliyor ki sana danışmak istiyorum hayatımda kararsız kaldığım bi anda, onu yapamıyorum ya, işte o beni öldürüyor.
Gidişine kızgın mıyım, üzgün müyüm; senden nefret mi ediyorum, çok mu seviyorum; seni çok mu özlüyorum, hiç mi takmıyorum bilmiyorum. Benim aklımda tek bir soru var:
Sana ihtiyacım var mı?
Yok mu?
7 Aralık 2009 Pazartesi
28 Mayıs 2009 Perşembe
Kırmızı Balık
"Kırmızı balık pek bi heyecanlıydı bugün.
Babasının getireceği yeni oyuncağını bekleyen çocuk gibi kıpır kıpır. Solungaçları daha hızlı açılıp kapanıyordu her zamankinden. Yumurtadan çıktığından beri evi bellediği taşlar çok farklı geliyordu bu sefer. Bugün sadece kendisi için önemli bir gün değildi. Yaşadığı yerdeki tüm varlıklar -taşlar dahil- onu bekliyordu.
Bugün.. Bugün akıntıya karşı yüzecekti.
Asırlardır kimse denememişti bu kadar delice bir şeyi. Efsaneler türetilmişti ama kimse bilmiyordu akıntının ardındakini.
-- Çok deneyen oldu ama yarı yolda yoruldular.
-- O akıntıyı geçebilecek güçte balık yok.
-- Gidenler bi daha geri dönemedi.
Hanginiz asırlar yaşadınız ki bana gidip gelmişsiniz gibi konuşuyorsunuz? Giden kimi gördünüz de bu kadar gelmiş gibi davranıyorsunuz?
Belki de çok güzeldir akıntının ardındaki sır yuvası. O yüzden dönmemiştir giden. Yorulanlar da benim kadar hayatlarını adamamıştır belki de. Kafasından bunlar geçiyordu kırmızı balığın. Yıllarını yiyen çalışması bi sonuç vermeliydi.
Güneş kırıkları dinlendiği kayalıklardan sıyrılıp gözünü dağlayınca çıktı evinden. Bütün deniz canlıları toplanmıştı. Akıntının kenarında karşılıklı iki set halinde bekiyorlardı itme gücüne karşı koyarak. Kırmızı balık ne bi konuşma yaptı ne de hoşçakal dedi sevdiklerine.
Fırladı.
İlk girişi bu kadar zorlu düşünmemişti. Yüzgeçleri kapandı ama ilk girdiği hızla ilerledi. Yüzgeçlerine tüm gücüyle asıldı kaldırıp indirdi, kuyruğuyla tokatladı suyu. Böyle bir güce hiç bir deniz canlısı erişemişti. Yokuşun sonu birden beliriverdi, atladı kırmızı balık..."
Bir sürü masalı tamamlamasına rağmen bu masalın sonunu hiç getiremedi bir sürü farklı şekile sokmasına rağmen çoğu gece.
Hayal gücü kuvvetliydi de uzun uzun anlatınca uykusu izin vermezdi.
--Eee ne oldu kırmızı balığa?
Belki benim hayal gücüme bırakmak istedi. Hani sonunu sana bırakan yazarlar vardır ya, o da işte masalla başladı demekki beni bana bırakmaya.
Düşünürdüm o uyuyunca, ne oldu acaba? Kırmızı balık daha büyük bi dereye mi geçmedi, karaya düşüp bi balıkçıya mı yem olmadı, uçup aya mı gitmedi... Çocuk işte düşünemiyor o zamanlar. Sonra buldum bi son...
O hızla havadadan süzülürken yorulmuştu çok ama hiç bi düşüş bu kadar güzel olamazdı. Uçsuz bucaksız.
Suya girdi. Yüzgeçleri acı çekiyordu, açılan etine tuz basılıyordu. Hiç görmediği varlıklar ona bakıyordu, kocaman, acıyarak.
Neden acıyarak baktıklarına anlam vermeye çalıştı. Onlar bilmiyordu ki neleri aştığını. Tuz canını yakmıyordu, oksijensizlik acıtmıyordu da, işte... Gülümsedi.
Geri döndü, kalan son -ufak- enerjisini kuyruğuna verdi.
Sonra ne olduğunu bilmiyorum ama kırmızı balık bi daha uğramadı masallara.
Babasının getireceği yeni oyuncağını bekleyen çocuk gibi kıpır kıpır. Solungaçları daha hızlı açılıp kapanıyordu her zamankinden. Yumurtadan çıktığından beri evi bellediği taşlar çok farklı geliyordu bu sefer. Bugün sadece kendisi için önemli bir gün değildi. Yaşadığı yerdeki tüm varlıklar -taşlar dahil- onu bekliyordu.
Bugün.. Bugün akıntıya karşı yüzecekti.
Asırlardır kimse denememişti bu kadar delice bir şeyi. Efsaneler türetilmişti ama kimse bilmiyordu akıntının ardındakini.
-- Çok deneyen oldu ama yarı yolda yoruldular.
-- O akıntıyı geçebilecek güçte balık yok.
-- Gidenler bi daha geri dönemedi.
Hanginiz asırlar yaşadınız ki bana gidip gelmişsiniz gibi konuşuyorsunuz? Giden kimi gördünüz de bu kadar gelmiş gibi davranıyorsunuz?
Belki de çok güzeldir akıntının ardındaki sır yuvası. O yüzden dönmemiştir giden. Yorulanlar da benim kadar hayatlarını adamamıştır belki de. Kafasından bunlar geçiyordu kırmızı balığın. Yıllarını yiyen çalışması bi sonuç vermeliydi.
Güneş kırıkları dinlendiği kayalıklardan sıyrılıp gözünü dağlayınca çıktı evinden. Bütün deniz canlıları toplanmıştı. Akıntının kenarında karşılıklı iki set halinde bekiyorlardı itme gücüne karşı koyarak. Kırmızı balık ne bi konuşma yaptı ne de hoşçakal dedi sevdiklerine.
Fırladı.
İlk girişi bu kadar zorlu düşünmemişti. Yüzgeçleri kapandı ama ilk girdiği hızla ilerledi. Yüzgeçlerine tüm gücüyle asıldı kaldırıp indirdi, kuyruğuyla tokatladı suyu. Böyle bir güce hiç bir deniz canlısı erişemişti. Yokuşun sonu birden beliriverdi, atladı kırmızı balık..."
Bir sürü masalı tamamlamasına rağmen bu masalın sonunu hiç getiremedi bir sürü farklı şekile sokmasına rağmen çoğu gece.
Hayal gücü kuvvetliydi de uzun uzun anlatınca uykusu izin vermezdi.
--Eee ne oldu kırmızı balığa?
Belki benim hayal gücüme bırakmak istedi. Hani sonunu sana bırakan yazarlar vardır ya, o da işte masalla başladı demekki beni bana bırakmaya.
Düşünürdüm o uyuyunca, ne oldu acaba? Kırmızı balık daha büyük bi dereye mi geçmedi, karaya düşüp bi balıkçıya mı yem olmadı, uçup aya mı gitmedi... Çocuk işte düşünemiyor o zamanlar. Sonra buldum bi son...
O hızla havadadan süzülürken yorulmuştu çok ama hiç bi düşüş bu kadar güzel olamazdı. Uçsuz bucaksız.
Suya girdi. Yüzgeçleri acı çekiyordu, açılan etine tuz basılıyordu. Hiç görmediği varlıklar ona bakıyordu, kocaman, acıyarak.
Neden acıyarak baktıklarına anlam vermeye çalıştı. Onlar bilmiyordu ki neleri aştığını. Tuz canını yakmıyordu, oksijensizlik acıtmıyordu da, işte... Gülümsedi.
Geri döndü, kalan son -ufak- enerjisini kuyruğuna verdi.
Sonra ne olduğunu bilmiyorum ama kırmızı balık bi daha uğramadı masallara.
Maç
Verdim kaleciye ilişkiyi. Defansa gönderdi aynen.
Defans en güzel yeridir takımın, en sağlam. Top yeni ayağına gelmiş, uzun pasları düşünürsün hep uzun uzun. Tehliken yok, kendi kalene çok yakınsın. Top çevirsen duygularında maçı bitirebileceğine inanırsın. Ama yok, baskı gelir bi yerden sonra, kısa paslaşman gerekir.
Orta sahaya gelir ilişki.
Defanstan tek farkı vardır: Hızlı koşarsın. Düşmek çok daha kolaydır. Her zaman çelme takıp, sonrasında kendi yapmamış gibi elini kaldıracak profosyoneller olacaktır. Kim ister gol yemeyi ki?
Bazen forvete gelemez pas, çok erken biter atak. O ayrı bi konu şimdi boşverelim. Top geldi diyelim oraya kadar.
Forvette iş en zorudur.
Çok faul yapılır.
Hakem iki kişiyken karar vermek? O zorun da zorudur.
Penaltıya varırsa faul, o genelde gol olur. Direnci kırılmış karşı takım beraberliği yakalayamaz genelde, maç biter.
Gol olmazsa uzatmalara gider ki uzatmalar çok zordur iki taraf da çok yorulduğu için. Uzatmalardır :
Berabere biterse kazanırsın.
Berabere bitmezse... Kazananan yoktur, daha da kötüsü maçın yorgunluğu vardır oyuncularda. Yorgunluğunun süresi kondisyonuna bağlıdır. Ama o kadar bitmişliğine rağmen her zaman,
bi rövanş istemek kötünün de kötüsüdür.
Defans en güzel yeridir takımın, en sağlam. Top yeni ayağına gelmiş, uzun pasları düşünürsün hep uzun uzun. Tehliken yok, kendi kalene çok yakınsın. Top çevirsen duygularında maçı bitirebileceğine inanırsın. Ama yok, baskı gelir bi yerden sonra, kısa paslaşman gerekir.
Orta sahaya gelir ilişki.
Defanstan tek farkı vardır: Hızlı koşarsın. Düşmek çok daha kolaydır. Her zaman çelme takıp, sonrasında kendi yapmamış gibi elini kaldıracak profosyoneller olacaktır. Kim ister gol yemeyi ki?
Bazen forvete gelemez pas, çok erken biter atak. O ayrı bi konu şimdi boşverelim. Top geldi diyelim oraya kadar.
Forvette iş en zorudur.
Çok faul yapılır.
Hakem iki kişiyken karar vermek? O zorun da zorudur.
Penaltıya varırsa faul, o genelde gol olur. Direnci kırılmış karşı takım beraberliği yakalayamaz genelde, maç biter.
Gol olmazsa uzatmalara gider ki uzatmalar çok zordur iki taraf da çok yorulduğu için. Uzatmalardır :
Berabere biterse kazanırsın.
Berabere bitmezse... Kazananan yoktur, daha da kötüsü maçın yorgunluğu vardır oyuncularda. Yorgunluğunun süresi kondisyonuna bağlıdır. Ama o kadar bitmişliğine rağmen her zaman,
bi rövanş istemek kötünün de kötüsüdür.
Evdeki Küçük Tosbağa
Perdem güneşe engel olamayacak duruma gelince bitti rüyam. Eğer rüya güzelse en tatlı yerinde biter ya; öyle oldu. Güzel bi rüya görürken uyanmaktan hoşlanmıyorum hele ilkokulda yancı gibi köşeye çizdiğim o çeyrek sarı daire yüzünden. Değiştirecem perdeleri de ne zaman bakalım.
Zar zor kalktıktan sonra mutfağa yöneldim otomatik, tost makinasını fişine taktım ısınsın diye. Daha sonra buzdolabına yönelince ayağıma atlayan puştla tamamen ayıldım. Kedim. Biraz sertçe iteleyip puştu buzdolabını açtım. Ayranı ice tea bardağıma dudak payı kalacak şekilde doldurdum. Ayran bardağa dolarken biraz sinirliydi sanki. Ben de "ama senin bardağın yok ki üzerinde ayran yazan" gibi baktım ayranı koyarken. O da ama "anneanne bardağı?" gibi baktı da uzatmadım, çünkü sabah kalkınca ayran içmeyi çok severim. Geçmiş gecenin zehrini alıyor sanki. Ayranı içmek için ağzıma götürdüğümde kolumdaki saatim bağırdı. Geç kalıyordum.
Ama neye? Onu hatırlayamayınca sessizce irkildim. Gerçi sesliydi, geç kalmanın verdiği o seri, acımasız korkuyla acınası bi şekilde osurdum. Ama o anki ani hislerimle farketmedim bile onu, kokuya ayıldım zaten. Neydi geç kaldığım, neydi beni o denli osurtan? Bunları düşünürken akrep ilerliyordu hala ama ben neye yetişmem gerektiğini bulamamıştım. Bişiye yetişeceksem neden alarm kurmamıştım? Ya bildiğin has salaktım ya da güneşe çok güveniyordum. Salak olduğuma karar verip telefonumdaki numaralara teker teker bakmaya başladım. Çünkü güneşe güvensem yine salaktım zaten; derece kıştı; hava bulutlu olsa en edebisel terimlerle yarrağı yemiştim. Tam bu sırada bağırsaklarımı düğümletmem gerektiğini anladım. Oda hala kokuyordu akrebin hareketine inat.
Telefondan bir şey bulamıyordum ve geç kalmanın verdiği "atak" etkisi kokuyla karışmıştı. Çıktım evden bi çırpıda. Yürürken aklıma gelir diye düşündüm. O soğukta üzerimde ortaokuldan kalma pijamalarla yürüyordum. Üst kısmı halletmek kolaydı, çizgili üst kısmı dirseğime kadar çektim - kimse kısa olduğunu anlayamazdı- ama o paçalar? Her bir adımda Nadide Sultan memesi gibi bileklerimden umarsızca salınıyorlardı. Otursam frikik verecekti neredeyse bilek dekoltem. O yüzden oturmamaya karar verip yürürken hala o gizemli buluşmayı düşünüyordum. Aklımın bi köşesinde yer etmişti ama hatırlayamıyordum işte.
Serdar abi? Yok abi ondan bi yol olmaz.
Ece? Ulan o olsa hatırlardım.
Orhan? Yok o gavat ne işim olur? En son 1-8-1 en sevdiğim taktik diyordu. Sondaki 1 o değil de ben olsam değişebilirdi gerçi ama konu o değil .
Kimdi?
Özge? Onu daha çok hatırlardım. Hatta hatırladım. ... Lan akrep baya ilerledi kendine gel! Humm... Orhanın sevgilisi miydi lan? Neyse lan zaman ilerliyor.
Ekrem? Biraz düşününce insan bazında "Ekrem" tanımadığımı farkettim. Zaten tanımamalıydım "Ekrem" isimli birini. Bilgisayar mühendisliği okuduğum için sadece gb tan ibaretti o. Daha fazla olmamalıydı. "Murat, Ali, Ahmet, Okan" a yancı gibiydi. Biliyorum çok sulanmıştı beynim. Gerçek ekrem küçükken sevdiğim bi balıktı sadece. Öyle çok bi bağımız da yoktu hani; hamsiydi. Yedim bitti. Niye aklıma geldi diye düşünürken yüksek bi sesle irkildim... Geçenin uçak olduğunu anladım ama dolu kül tablasında bekleyen yanan sigaranın hangi izmariti yaktığını ararsın ya öyle bakındım yukarı doğru. Bulamadım. Ama onun uçak olduğunu biliyordum. Lan?
Hasiktir...
Kokpit...
O an kiminle buluşmam gerektiğini anladım. Aslında gerçek hazinem evimdeydi. Çocukluk yaşamımın en az bir senesini menkıbenin ne olduğunu anlamakla geçirmiş olsam da "simyacı" yı anlamıştım. Dışarıda hep boşuna aramıştım.
Eve koşarak döndüm. Anahtarımı çıkardım yaklaşınca, ama, etrafı kalabalıktı evin. İtfaiye gelmişti.
Oha
Evim yanıyordu. Bunu düşünmeliydim yoldayken ama olmadı... Bi daha tost makinası almayacaktım. Adını kokpit hiç koymayacaktım. Lamba falan koymalıydım bi dahaki sefere. En azından uçak geçmeden farkederdim. Yandı lan ev.
Neyse iyi oldu perdeleri değiştirmem lazımdı zaten.
Zar zor kalktıktan sonra mutfağa yöneldim otomatik, tost makinasını fişine taktım ısınsın diye. Daha sonra buzdolabına yönelince ayağıma atlayan puştla tamamen ayıldım. Kedim. Biraz sertçe iteleyip puştu buzdolabını açtım. Ayranı ice tea bardağıma dudak payı kalacak şekilde doldurdum. Ayran bardağa dolarken biraz sinirliydi sanki. Ben de "ama senin bardağın yok ki üzerinde ayran yazan" gibi baktım ayranı koyarken. O da ama "anneanne bardağı?" gibi baktı da uzatmadım, çünkü sabah kalkınca ayran içmeyi çok severim. Geçmiş gecenin zehrini alıyor sanki. Ayranı içmek için ağzıma götürdüğümde kolumdaki saatim bağırdı. Geç kalıyordum.
Ama neye? Onu hatırlayamayınca sessizce irkildim. Gerçi sesliydi, geç kalmanın verdiği o seri, acımasız korkuyla acınası bi şekilde osurdum. Ama o anki ani hislerimle farketmedim bile onu, kokuya ayıldım zaten. Neydi geç kaldığım, neydi beni o denli osurtan? Bunları düşünürken akrep ilerliyordu hala ama ben neye yetişmem gerektiğini bulamamıştım. Bişiye yetişeceksem neden alarm kurmamıştım? Ya bildiğin has salaktım ya da güneşe çok güveniyordum. Salak olduğuma karar verip telefonumdaki numaralara teker teker bakmaya başladım. Çünkü güneşe güvensem yine salaktım zaten; derece kıştı; hava bulutlu olsa en edebisel terimlerle yarrağı yemiştim. Tam bu sırada bağırsaklarımı düğümletmem gerektiğini anladım. Oda hala kokuyordu akrebin hareketine inat.
Telefondan bir şey bulamıyordum ve geç kalmanın verdiği "atak" etkisi kokuyla karışmıştı. Çıktım evden bi çırpıda. Yürürken aklıma gelir diye düşündüm. O soğukta üzerimde ortaokuldan kalma pijamalarla yürüyordum. Üst kısmı halletmek kolaydı, çizgili üst kısmı dirseğime kadar çektim - kimse kısa olduğunu anlayamazdı- ama o paçalar? Her bir adımda Nadide Sultan memesi gibi bileklerimden umarsızca salınıyorlardı. Otursam frikik verecekti neredeyse bilek dekoltem. O yüzden oturmamaya karar verip yürürken hala o gizemli buluşmayı düşünüyordum. Aklımın bi köşesinde yer etmişti ama hatırlayamıyordum işte.
Serdar abi? Yok abi ondan bi yol olmaz.
Ece? Ulan o olsa hatırlardım.
Orhan? Yok o gavat ne işim olur? En son 1-8-1 en sevdiğim taktik diyordu. Sondaki 1 o değil de ben olsam değişebilirdi gerçi ama konu o değil .
Kimdi?
Özge? Onu daha çok hatırlardım. Hatta hatırladım. ... Lan akrep baya ilerledi kendine gel! Humm... Orhanın sevgilisi miydi lan? Neyse lan zaman ilerliyor.
Ekrem? Biraz düşününce insan bazında "Ekrem" tanımadığımı farkettim. Zaten tanımamalıydım "Ekrem" isimli birini. Bilgisayar mühendisliği okuduğum için sadece gb tan ibaretti o. Daha fazla olmamalıydı. "Murat, Ali, Ahmet, Okan" a yancı gibiydi. Biliyorum çok sulanmıştı beynim. Gerçek ekrem küçükken sevdiğim bi balıktı sadece. Öyle çok bi bağımız da yoktu hani; hamsiydi. Yedim bitti. Niye aklıma geldi diye düşünürken yüksek bi sesle irkildim... Geçenin uçak olduğunu anladım ama dolu kül tablasında bekleyen yanan sigaranın hangi izmariti yaktığını ararsın ya öyle bakındım yukarı doğru. Bulamadım. Ama onun uçak olduğunu biliyordum. Lan?
Hasiktir...
Kokpit...
O an kiminle buluşmam gerektiğini anladım. Aslında gerçek hazinem evimdeydi. Çocukluk yaşamımın en az bir senesini menkıbenin ne olduğunu anlamakla geçirmiş olsam da "simyacı" yı anlamıştım. Dışarıda hep boşuna aramıştım.
Eve koşarak döndüm. Anahtarımı çıkardım yaklaşınca, ama, etrafı kalabalıktı evin. İtfaiye gelmişti.
Oha
Evim yanıyordu. Bunu düşünmeliydim yoldayken ama olmadı... Bi daha tost makinası almayacaktım. Adını kokpit hiç koymayacaktım. Lamba falan koymalıydım bi dahaki sefere. En azından uçak geçmeden farkederdim. Yandı lan ev.
Neyse iyi oldu perdeleri değiştirmem lazımdı zaten.
Yarın Görüşürüz
Erken kalktım bugün de. Azrail beni siktir ettiğinden mi yoksa çalan güzelim alarmdan mı tam bilemiyorum.
Koşarak çıktım evden. O yüz elli itten kaçar gibi koşumda, arada, “u dönüşü yapılmaz tabelalarına” vurdum. Bi de aynı hızla koşarken ardıma baktım belki marionun mantarı bize de iner diye.
İnmedi haliyle. Mucize bekler, alemin beynini hackler duruma geldim inmeyince o boktan mantar. Hepinize yalan söyledim. “Ben iyiyim”, “o da iyi huylu lan bize bi zararı olmaz” dedim.
Değildi abi, bundandır yazmam davayı.
Gidiyorum olum. Neresi olduğunu da bilmiyorum. Hani spontan “gel lan yola çıkak bi, otostop çekip gideriz bi yere nolacak” dediğimiz var ya; hah onun gibi. “Olum zaten ölecez lan nolacak içek” veya pakette kalan tek sigaranı içen adama sırıtmak gibi. Yazı erken, tura ölüm gibi.
Efkar gibi. Evet en temiz anlatımı bu. Ne ölümü ne yaşamı, ne tavlayı ne zarı düşünüyorum şu an. Olum sadece hatırlayın. “Ne puşt adamdı laaa” ile “olum çok severdik kardeşimizi” arasında bi fark yok benim için. Sadece hatırlayın. Ben yokken çanak çömlek patlasın, tekila boğazınızı harlasın ama unutmayın olum tek bi yudumda bile.
Korkmuyorum da o sondan işin garibi. Belki hala kabul edemediğimden belki de kafamın korkamayacak kadar dolu olmasından. Mayın tarlası oynamak istiyorum sabahlara kadar. Hani yıkanmış, saçları yapmış, giyinmiş, buluşma saatini beklerken atarsın ya iki mayın tarlası. Öyle değil işte benimki. Sadece mayın tarlası oynamak istiyorum boş zamanı öldürmek yerine. İlkokuldan liseye kadar “boş zamanlarımda kitap okuyorum” dediğimize kızdılar ya, öyleymiş harbiden. Olum boş zaman yokmuş ki.
Mayın tarlası oynamak istiyorum sabaha kadar.
İstemeden kurduğum, yaşanmayacak, uzun vadeli anılarımı deste deste kolilere koymak istemem lazımdı. En azından bi yerde dursunlar ben yokken, tozlansınlar ben yaşlanamadan demem... Doğamayacak kızımı, giyemeceğim takım elbiseyi, içemeyeceğim rakıları, gidemeyeceğim mekanları düşünmem lazımdı. Sikimde değil hiç biri şu an. Yeniler yerine yaşanmışları kolilemek istiyorum. Her bi tanesini ayrı ayrı dağıtmak istiyorum size. Ki unutamayın.
Boşluğu düşünüyorum sadece. Dolu gelip boş giden bi adam diye düşünmenizden korkuyorum. Tanıyor olmanızın verdiği düşeş rahatlığını kafası güzel bi hep yekin “acaba”sı yakıyor. O yaktıkça ben sorguluyorum davayı. Sonra bakıyorumki kapılarım sağlam, açığım yok. Gülümsüyorum.
Hayır korkmuyorum o gelecek oraklıdan veya yokluğun karanılığından. Neden korkayım ki? Ben ne tarlayım biçilecek, ne de bi düşünceyim silinecek.
Hayır korkmuyorum. Neden korkayım ki?
Son kez otostop çekecem; şoför ben, yolcu ben; gidecek ben, kalacak ben.
Koşarak çıktım evden. O yüz elli itten kaçar gibi koşumda, arada, “u dönüşü yapılmaz tabelalarına” vurdum. Bi de aynı hızla koşarken ardıma baktım belki marionun mantarı bize de iner diye.
İnmedi haliyle. Mucize bekler, alemin beynini hackler duruma geldim inmeyince o boktan mantar. Hepinize yalan söyledim. “Ben iyiyim”, “o da iyi huylu lan bize bi zararı olmaz” dedim.
Değildi abi, bundandır yazmam davayı.
Gidiyorum olum. Neresi olduğunu da bilmiyorum. Hani spontan “gel lan yola çıkak bi, otostop çekip gideriz bi yere nolacak” dediğimiz var ya; hah onun gibi. “Olum zaten ölecez lan nolacak içek” veya pakette kalan tek sigaranı içen adama sırıtmak gibi. Yazı erken, tura ölüm gibi.
Efkar gibi. Evet en temiz anlatımı bu. Ne ölümü ne yaşamı, ne tavlayı ne zarı düşünüyorum şu an. Olum sadece hatırlayın. “Ne puşt adamdı laaa” ile “olum çok severdik kardeşimizi” arasında bi fark yok benim için. Sadece hatırlayın. Ben yokken çanak çömlek patlasın, tekila boğazınızı harlasın ama unutmayın olum tek bi yudumda bile.
Korkmuyorum da o sondan işin garibi. Belki hala kabul edemediğimden belki de kafamın korkamayacak kadar dolu olmasından. Mayın tarlası oynamak istiyorum sabahlara kadar. Hani yıkanmış, saçları yapmış, giyinmiş, buluşma saatini beklerken atarsın ya iki mayın tarlası. Öyle değil işte benimki. Sadece mayın tarlası oynamak istiyorum boş zamanı öldürmek yerine. İlkokuldan liseye kadar “boş zamanlarımda kitap okuyorum” dediğimize kızdılar ya, öyleymiş harbiden. Olum boş zaman yokmuş ki.
Mayın tarlası oynamak istiyorum sabaha kadar.
İstemeden kurduğum, yaşanmayacak, uzun vadeli anılarımı deste deste kolilere koymak istemem lazımdı. En azından bi yerde dursunlar ben yokken, tozlansınlar ben yaşlanamadan demem... Doğamayacak kızımı, giyemeceğim takım elbiseyi, içemeyeceğim rakıları, gidemeyeceğim mekanları düşünmem lazımdı. Sikimde değil hiç biri şu an. Yeniler yerine yaşanmışları kolilemek istiyorum. Her bi tanesini ayrı ayrı dağıtmak istiyorum size. Ki unutamayın.
Boşluğu düşünüyorum sadece. Dolu gelip boş giden bi adam diye düşünmenizden korkuyorum. Tanıyor olmanızın verdiği düşeş rahatlığını kafası güzel bi hep yekin “acaba”sı yakıyor. O yaktıkça ben sorguluyorum davayı. Sonra bakıyorumki kapılarım sağlam, açığım yok. Gülümsüyorum.
Hayır korkmuyorum o gelecek oraklıdan veya yokluğun karanılığından. Neden korkayım ki? Ben ne tarlayım biçilecek, ne de bi düşünceyim silinecek.
Hayır korkmuyorum. Neden korkayım ki?
Son kez otostop çekecem; şoför ben, yolcu ben; gidecek ben, kalacak ben.
27 Eylül 2008 Cumartesi
Yeni
Geçmiş, geleceğin önüne geçerse zayıflatır, çok arkasında durursa yalnızlaştırır, eşit giderse güçlendirirmiş. Tek bir cümlenin beyinde dönüp dönüp kendini paragraf sanması ne garip. Oysaki sadece bir sonu var. Döndükçe kelimeler cümle, virgüller nokta sanıyor kendini. Yazık ki, kandırabiliyordu beni de genelde.
Bu sefer değil. Bu sefer...
Beklemedim biramın sonunu, uzaklaştım her gecemi sabaha katan bardan. Özlemişim ay ışığının yolumu aydınlatmasını. Güneşe nazaran daha loş daha bi güzel. Mi? Kestiremiyorum tam, neyse. İşine yetişmeye çalışan insanlara kıpkırmızı, yarı sarhoş gözlerle bakmak yerine, ıssızlığın keyfini çıkarıyordum.
Sokağı geceden biraz olsun kurtarması için dizilmiş lambalara bakarken salak salak uçuşan böcekleri farkettim. Bi adını öğrenemedim şunların kaç yazdır.
"Işık böceği"? I ıh olmadı.
"Lamba böceği"? Humm güzelleştirilebilinir:
"Sokak lambası böceği". Aa oldu yahu. Eski bir varlığa yeni bir ad koymak hoşuma gitti. Gülümsedim. Yıllar o kadar ilerlemişti ki hatırlamıyorum en son yeni bir şey yaptığım zamanı. Çoktandır:
Zayıflıyorum.
Yoluma devam ederken böcekler aklımdaydı. Geçmişlerini hatırlıyorlar mı? Yaptıkları hataları hatırlayıp dikkat ediyorlar mı, kaybettiklerini unutabiliyorlar mı? Gerçeğe dönünce farkettim ki tek kaybettiği şey yumurtadan çıkmasını sağlayan böcek, öğrendiği de sadece "ışığa çok yaklaşma!". Diğer "sokak lambası böcekleriyle" de tek muhabbeti "lan olum geçen bi ışık gördüm na bu kadar, şimdi gösteremiyorum da sen anla" olacaktır herhalde. Bu kadar basit yaşamak mı? Yok yahu yaşadığım şekli güzel. Böyle düşünüyorum ama... Ama aynı anda:
Zayıflıyorum.
Asfalt arkamdan gelirken; keşke, barda, o birayı bitirip yenisini isteseydim gibi bi düşünce aklımı aldı. Paragraf olmaya bir saniye kala yıktım o zehir cümleyi. Bu hepsinden farklı bir geceydi. En azından ben öyle umuyordum. Üç senede üçer üçer yaşlanmak ne kötüymüş yahu, 29 şubatta doğsaymışım keşke; dört senede bir yaş, mis. Neyse, işte bu yüzden farklı olmalıydı o gece, artık günler yıllara teker teker karışmalıydı. Üç fazla. Üçler katlandıkça daha çok...
Zayıflıyorum.
Evin ters tarafında olduğum için -mekandaki tek barı en uzağa yapmak zorundalardı- üşendim. Yazla beraber gelen sesi de çekesim yok. Merkeze girişte solda kalan sahilin ışıklarını görünce zaten ev fikrinden vazgeçtim. İlerleyip girdim sahile. Biraz tedirgin bakındım zira jandarma karakolu çok yakındı. Ama? Ben, her biramla geldiğimde yanımda bitiveren jandarlamaların ayak izlerini görmüyorum? Lan?. Sırıtışım daha gebeş olmamıştı herhalde hiç. Bu gece o gece değil dedim kendi kendime, şeytanı kucakladım. Koşa koşa ilk açık büfeden bi efes kaptım. Sahile vardığımda soluklarımın hızı beni bile korkuttu ama önemli değil. Birayı bi çırpıda açıp ağzıma götürdüm. O anda isteğim sadece birayı içmekti ama ben istemeden yüzüm denize döndü, gözlerim gördü.
Öylesine bir silüet. Garip hareket ediyor.
Biramı sahilin ufak çakıllı zeminine saplayıp ilerledim. Yaklaştıkça hatları belirginleşti, erkek değildi. Daha da yaklaşınca garip hareketlerin "taş kaydırma" olduğunu anladım. Beni farketmeyeceğini düşündüğüm uzaklıktan seyretmeye başladım. Hep üç sektiriyordu, sonra üfleyip yeni bir yassı taş arıyordu. Biramın ısınmasına ramak kalınca uyandım ufak tiyatromdan, yere baktım. Yassı taşlar ışıkta daha çok parlar, hemen farkettim. Pürüssüzdü. Avına atlayan kaplan gibi atıldım taşa. Yanına sırtlan gibi tırsak ilerleyip -sürüde değildim- durdum. Yavaş yavaş döndü, beklediğimden de yavaş. Gülümsedi. Ben de gülümseyip taşı uzattım.
"Sen at" dedi.
Durdum bir an... Hiç de beceremem ki. Neyse artık napalım. Gülümsememi korurken başımla onayladım. Profosyonel taş sektiricileri gibi pozisyon aldım - yani böyle bi spor olsa güzel olurdu -.
Fırlattım.
Bir... İki... Üç...
Dört...
Ben bu kadar çok sektiğine şaşırırken o çoktan bana dönmüştü.
"Kazandık"
Dönüp gitti, anlamadım. Veya anlamamıştım o an. Ben de yürümeye başladım birama doğru düşünerek ama neyse önemli değil. Vardığımda elimle kontrol ettim soğukluğunu arpanın, soğuktu.
Oturup bağdaş kurdum, denize baktım. Dalgalar mı diyim, yakamoz mu diyim, sesler mi diyim bilmediğim bir şey yüzünden anladım işte.
Birayı yerçekimine atar yaparak kaldırmak yerine taşlara daha çok gömdüm. Yaptığım harekete ben bile şaşırsam da bu benim yeni bulduğum bir adaya gömdüğüm bayraktı. Ertesi gün kimse içilmemiş biranın neden orda olduğunu anlamayacaktı ama o benim bayrağımdı. Bu benim keşfettiğim bir adaya diktiğim bayraktı. Amerikayı bulsam bu kadar mutlu olmazdım, humm tabi olmazdım da...
Bu benim yeni adamdı. Bu yeni bir adamdı. Gülümsedim tekrar.
Bu gece o gece.
Yanımda duran bira ısınadursun kollarımı kendime yastık yaparak ensemin hemen üstüne yerleştirdim. Tepeye bakarken huzur benimdi yıllardan sonra.
Zayıflamıyordum artık ama güçleniyor muydum? Humm bu konu o an için önemsizdi.
Yıldızları bu kadar parlak görmemiştim daha önce, ama, daha önemlisi kafamı biraz eğince ilk defa gördüğüm bir şeyle karşılaştım:
Sokak lambası böcekleri.
Bu sefer değil. Bu sefer...
Beklemedim biramın sonunu, uzaklaştım her gecemi sabaha katan bardan. Özlemişim ay ışığının yolumu aydınlatmasını. Güneşe nazaran daha loş daha bi güzel. Mi? Kestiremiyorum tam, neyse. İşine yetişmeye çalışan insanlara kıpkırmızı, yarı sarhoş gözlerle bakmak yerine, ıssızlığın keyfini çıkarıyordum.
Sokağı geceden biraz olsun kurtarması için dizilmiş lambalara bakarken salak salak uçuşan böcekleri farkettim. Bi adını öğrenemedim şunların kaç yazdır.
"Işık böceği"? I ıh olmadı.
"Lamba böceği"? Humm güzelleştirilebilinir:
"Sokak lambası böceği". Aa oldu yahu. Eski bir varlığa yeni bir ad koymak hoşuma gitti. Gülümsedim. Yıllar o kadar ilerlemişti ki hatırlamıyorum en son yeni bir şey yaptığım zamanı. Çoktandır:
Zayıflıyorum.
Yoluma devam ederken böcekler aklımdaydı. Geçmişlerini hatırlıyorlar mı? Yaptıkları hataları hatırlayıp dikkat ediyorlar mı, kaybettiklerini unutabiliyorlar mı? Gerçeğe dönünce farkettim ki tek kaybettiği şey yumurtadan çıkmasını sağlayan böcek, öğrendiği de sadece "ışığa çok yaklaşma!". Diğer "sokak lambası böcekleriyle" de tek muhabbeti "lan olum geçen bi ışık gördüm na bu kadar, şimdi gösteremiyorum da sen anla" olacaktır herhalde. Bu kadar basit yaşamak mı? Yok yahu yaşadığım şekli güzel. Böyle düşünüyorum ama... Ama aynı anda:
Zayıflıyorum.
Asfalt arkamdan gelirken; keşke, barda, o birayı bitirip yenisini isteseydim gibi bi düşünce aklımı aldı. Paragraf olmaya bir saniye kala yıktım o zehir cümleyi. Bu hepsinden farklı bir geceydi. En azından ben öyle umuyordum. Üç senede üçer üçer yaşlanmak ne kötüymüş yahu, 29 şubatta doğsaymışım keşke; dört senede bir yaş, mis. Neyse, işte bu yüzden farklı olmalıydı o gece, artık günler yıllara teker teker karışmalıydı. Üç fazla. Üçler katlandıkça daha çok...
Zayıflıyorum.
Evin ters tarafında olduğum için -mekandaki tek barı en uzağa yapmak zorundalardı- üşendim. Yazla beraber gelen sesi de çekesim yok. Merkeze girişte solda kalan sahilin ışıklarını görünce zaten ev fikrinden vazgeçtim. İlerleyip girdim sahile. Biraz tedirgin bakındım zira jandarma karakolu çok yakındı. Ama? Ben, her biramla geldiğimde yanımda bitiveren jandarlamaların ayak izlerini görmüyorum? Lan?. Sırıtışım daha gebeş olmamıştı herhalde hiç. Bu gece o gece değil dedim kendi kendime, şeytanı kucakladım. Koşa koşa ilk açık büfeden bi efes kaptım. Sahile vardığımda soluklarımın hızı beni bile korkuttu ama önemli değil. Birayı bi çırpıda açıp ağzıma götürdüm. O anda isteğim sadece birayı içmekti ama ben istemeden yüzüm denize döndü, gözlerim gördü.
Öylesine bir silüet. Garip hareket ediyor.
Biramı sahilin ufak çakıllı zeminine saplayıp ilerledim. Yaklaştıkça hatları belirginleşti, erkek değildi. Daha da yaklaşınca garip hareketlerin "taş kaydırma" olduğunu anladım. Beni farketmeyeceğini düşündüğüm uzaklıktan seyretmeye başladım. Hep üç sektiriyordu, sonra üfleyip yeni bir yassı taş arıyordu. Biramın ısınmasına ramak kalınca uyandım ufak tiyatromdan, yere baktım. Yassı taşlar ışıkta daha çok parlar, hemen farkettim. Pürüssüzdü. Avına atlayan kaplan gibi atıldım taşa. Yanına sırtlan gibi tırsak ilerleyip -sürüde değildim- durdum. Yavaş yavaş döndü, beklediğimden de yavaş. Gülümsedi. Ben de gülümseyip taşı uzattım.
"Sen at" dedi.
Durdum bir an... Hiç de beceremem ki. Neyse artık napalım. Gülümsememi korurken başımla onayladım. Profosyonel taş sektiricileri gibi pozisyon aldım - yani böyle bi spor olsa güzel olurdu -.
Fırlattım.
Bir... İki... Üç...
Dört...
Ben bu kadar çok sektiğine şaşırırken o çoktan bana dönmüştü.
"Kazandık"
Dönüp gitti, anlamadım. Veya anlamamıştım o an. Ben de yürümeye başladım birama doğru düşünerek ama neyse önemli değil. Vardığımda elimle kontrol ettim soğukluğunu arpanın, soğuktu.
Oturup bağdaş kurdum, denize baktım. Dalgalar mı diyim, yakamoz mu diyim, sesler mi diyim bilmediğim bir şey yüzünden anladım işte.
Birayı yerçekimine atar yaparak kaldırmak yerine taşlara daha çok gömdüm. Yaptığım harekete ben bile şaşırsam da bu benim yeni bulduğum bir adaya gömdüğüm bayraktı. Ertesi gün kimse içilmemiş biranın neden orda olduğunu anlamayacaktı ama o benim bayrağımdı. Bu benim keşfettiğim bir adaya diktiğim bayraktı. Amerikayı bulsam bu kadar mutlu olmazdım, humm tabi olmazdım da...
Bu benim yeni adamdı. Bu yeni bir adamdı. Gülümsedim tekrar.
Bu gece o gece.
Yanımda duran bira ısınadursun kollarımı kendime yastık yaparak ensemin hemen üstüne yerleştirdim. Tepeye bakarken huzur benimdi yıllardan sonra.
Zayıflamıyordum artık ama güçleniyor muydum? Humm bu konu o an için önemsizdi.
Yıldızları bu kadar parlak görmemiştim daha önce, ama, daha önemlisi kafamı biraz eğince ilk defa gördüğüm bir şeyle karşılaştım:
Sokak lambası böcekleri.
8 Eylül 2008 Pazartesi
Böyledir Rakı
Kurtarırsın devleti. yahu aslında devletten önce kendi fikirlerini kurtarırsın. "Bak benim düşüncem bu, ben buna inanıyorum" dır rakı masasında anlatmaya çalıştıkların. Ne sen onun tabularını kırabileceksindir, ne de o senin el değmez düşüncelerine değebilecektir. Böyledir rakı.
Doldururken rakıyı bardağa bir kızdır o belki dolan veya üzüntüsüdür birinin gidişinin, oo belki hiçliktir, belki de sadece sensindir. İçecek olan belli değil mi zaten? Neye içiyorsan iç. ikinci dubleden sonra yüzün gülecek, altıdan sonra neye içtiğini hatırlamayacaksın. Böyledir rakı.
Suyu koyduktan sonra beyazdır rakı. Bembeyaz. Tüm derletini iteler, beyazını gösterir sana, buz da beyazı yarmaya çalışır her seferinde ama nafile.. Böyledir rakı.
Bazen de mutluluktur saydamı beyaza çeviren. Arkadaşlarınla bi ev boşluğunda içmendir en güzeli. Dansedersiniz "yok abi ben dinlemem" dediğin şarkılarda. Her bi yeni dublede tokuşturmanızdır zevki onun. Kesin birisininki biraz dökülür masaya da neyse ki gazetelerden yaptığın yarın atılacak örtü vardır. Takmazsın. Aslında sabah olunca takacaksındır da. Neyse işte böyledir rakı.
Dost gelir bazen eve, elde bi siyah torba: İçelim der, ki torbadaki rakıdır anlarsın. Kız arkadaşından ayrılmıştır büyük ihtimalle. Üçüncü dublede ağlayacaktır çalan müziğin de etkisiyle. Bilirsin ama üzülmeyi göze alırsın. Rakı içmese ağlamayacağını sezersin ama yine de içersin. İlk iki duble konuşursunuz havadan sudan, gülersiniz. Üçüncü-malum- duble başları da fena değildir fakat ortasına gelince... O ağlar senin gözlerin dolar. İnsanın kalkanlarını indirir, ketumu konuşturur. Böyledir rakı.
En kötüsü hiç bi neden yokken içersen rakıyı, seviyorsundur. Böyledir şerefsiz.
Doldururken rakıyı bardağa bir kızdır o belki dolan veya üzüntüsüdür birinin gidişinin, oo belki hiçliktir, belki de sadece sensindir. İçecek olan belli değil mi zaten? Neye içiyorsan iç. ikinci dubleden sonra yüzün gülecek, altıdan sonra neye içtiğini hatırlamayacaksın. Böyledir rakı.
Suyu koyduktan sonra beyazdır rakı. Bembeyaz. Tüm derletini iteler, beyazını gösterir sana, buz da beyazı yarmaya çalışır her seferinde ama nafile.. Böyledir rakı.
Bazen de mutluluktur saydamı beyaza çeviren. Arkadaşlarınla bi ev boşluğunda içmendir en güzeli. Dansedersiniz "yok abi ben dinlemem" dediğin şarkılarda. Her bi yeni dublede tokuşturmanızdır zevki onun. Kesin birisininki biraz dökülür masaya da neyse ki gazetelerden yaptığın yarın atılacak örtü vardır. Takmazsın. Aslında sabah olunca takacaksındır da. Neyse işte böyledir rakı.
Dost gelir bazen eve, elde bi siyah torba: İçelim der, ki torbadaki rakıdır anlarsın. Kız arkadaşından ayrılmıştır büyük ihtimalle. Üçüncü dublede ağlayacaktır çalan müziğin de etkisiyle. Bilirsin ama üzülmeyi göze alırsın. Rakı içmese ağlamayacağını sezersin ama yine de içersin. İlk iki duble konuşursunuz havadan sudan, gülersiniz. Üçüncü-malum- duble başları da fena değildir fakat ortasına gelince... O ağlar senin gözlerin dolar. İnsanın kalkanlarını indirir, ketumu konuşturur. Böyledir rakı.
En kötüsü hiç bi neden yokken içersen rakıyı, seviyorsundur. Böyledir şerefsiz.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)