28 Ağustos 2008 Perşembe

Dolunay

Cebinde ne var?

Bu soruya cevap verememiştim, ki, o gün de farklı bişi yoktu bi kaç şişmemiş balondan başka senden gizleyeceğim. Yaşlarım yaşlarıma binmemişti o yüzden cevap verememiştim heralde.

Kararlarımda yanımda olmanı bekledim, okeye dönüyordum belki belki diye, ama hep bittim. Eşimdin ama sana sormadan kendim karar verdim, belki yanlış belki okey dışarı.

Uzaktaydın, tek başıma yemek yemeyi öğrendim. Şimdi anlıyorum başka bir yerde kaldığmda bi masanın nasıl aile olabileceğini. Çok güzelmiş. Neden yaşatamadın ki bana bunu? Neden biz uyanırken sen yattın?

Çüküm kalkmazken daha güzeldi her şey: Bisikletlerimizin dişlilileri aynı dönerdi. Teker yorulunca, otururduk foça'da sahilde bi banka teker teker. Arkamızdan geçen bi uçan baloncu cilası olurdu. Hep aynı balonı isterdim, sen de bilirdin hangisini istediğimi, söylememe gerek kalmazdı.

Alırdık.

Ön sevişmeden sonra kaçardı balon, mutluluğumu boşalamazdım ama dediğin şey göz yaşımı alıp götürüdü: "Uçan balonlar 'aydede' ye gider, orda mutlu olurlar. O balonu mutlu ettik".

Bira, rakı nası içilir sen öğrettin bana sonrasını düşünmeden. E şimdi fitilimin bitmesini beklemeden patlıyorum götü boklu çocuğun yaktığı torpil gibi. Şişelerin dibinde ölü balık, en hasından öfke oluyorum. İstediğin bu değildi, onu da biliyorum, sen sadece kestiremedin ne zaman gideceğini.

Ben... Asıl ben kestiremedim.

Akşam 21.00 dışardayım. Eve dönmem o saatte, horozun akşam ötmesiyle eş değerdi ama koştum. Alayı evdeydi; biri sırtımı sıvazladı, biri saçıma asıldı, diğeri ağladı, öbürü elimi tuttu.

"Anladı o."

Anlamıştım ki zaten kapıyı aşmadan önce. Sadece aileydim, çocuğunun sigara içtiğini kestirip inanmak istemeyen. Dizlerim o yüzden dövdü parkeyi, çığlığım o kadar parladı.

Bu sefer, "aydede" ye bi sürpriz yaptım o gece sırtım kayalıklarda, elimde alkol, denizi üzerime örtmüş. Şişerecek balonum yoktu dolunay kusura bakma. Verebileceğim tek şey göz yaşı sana onlar da uçmuyor ama sürpriz dedim ya.

Eğildim güneşi aratmayan parıltına, tuzuna tuz kattım denizin, saldım tuzları yakamozuna.

Bilge

Nereye gidiyorsun diye sorduğumda anason kokusuyla cevap vermişti. Eskiden alkolünden artanları toplarmış gençler. Dağ gibiymiş, gücüyle inletirmiş. Anlatılan hüzünleri merhemler, gece evindeyken dışarı salarmış. Öyle bir abi varmış işte günlerin birinde.

Garip bi yoz akşamı, alayı yozlaşmışken tanıştım abiyle. O anlattı ben inlettim mekanı.

Dedi ki:

Birayla dolu kutu, doluyken mutlu eder seni, boşsa burup atarsın. Öyle olma, insanları iyi seç, konuşurken bir şeylerler kat onlara, uzağa gittiğin zaman burup atılma. Öldüğün zaman yaşattıkların yaşasın.

Sevgiye inan. İnsan sevmek için varolmuş. Acı çekeceksin bazı bazı, ki hiçbiri atlatamayacağın olmayacak ama yanma desem boşuna olacak, rakı közünü alacak içinin. Alışacaksın.

Bi zaman yerini dolduramayacağın bi kayıp yaşayacaksın. Erken veya geç düşünme desem de; düşüneceksin, sırtına dünya binecek ama şarap misali yıllar güçlendirecek seni, akıllanacaksın.

Sevgiyle nefretin ince çizgisinde yaşarken, faul yapacaklar. Nefretin sınırlarını öğreneceksin, alayına tek giderken yüzlerine "peki" diyeceksin. Vodka olup insanların boğazını yakacaksın ve kimse o son bardağı içmemeyi bilemeyecek. İntikamını alacaksın.

Böyleyken hadise tüm yaşadıklarını karıştıracaksın, çarpacak aynen. Kusacaksın ruhunu, rahatlayacaksın.

Sonra yürüdü , sağ sol, sağ sol, sağ sol, sağ.

Durdu, döndü:

Uğur böceği olsan bile kimse sana terlik pabuç almayacak, fakat ne yazık ki, sen inanacaksın.